Suriye Milli Ordusu Kime Aittir? Bir Felsefi Düşünüşün Derinliklerinde
Savaşın yankıları duyuluyor, fakat çoğumuz duymuyoruz. Bir soru var kafamızda: Bir toprak parçası, bir milis gücü, bir ordu kimindir? Bu soruya yanıt ararken, içinde yaşadığımız dünyayı, kimlikleri ve güç ilişkilerini anlamamız gerektiğini fark ederiz. Elbette, bu soru sadece bir askeri yapıyı sorgulamakla kalmaz; tüm insanlık tarihini ve kolektif bilinçaltını da sorgular. Suriye Milli Ordusu kime ait? sorusu, savaşın ve toplumsal yapıların biçimlendirdiği bir sorudur; fakat bu sorunun cevabı, ontolojik, epistemolojik ve etik açılardan ne kadar derinleşirse, insanın dünyaya bakışını da o kadar sarsar. Peki, bir ordu kime aittir? Bir toplum kimliğini nasıl tanımlar? Ve hakikat, doğru ve yanlış neye dayanır?
Etik Perspektiften: Kimin Hakkı?
Etik, doğru ile yanlışı, iyi ile kötü arasındaki sınırları çizme çabasıdır. Suriye Milli Ordusu’nun sahipliği konusunda etik bir soru sorulabilir: Bu ordunun varlık hakkı neye dayanır? Bir grubun, devletin ya da başka bir organizasyonun, başka halklar üzerinde egemenlik kurma hakkı var mıdır? Burada devreye Adalet girer. Her insan, her toplum, bir adalet anlayışına sahiptir; fakat bu anlayışlar birbirinden farklıdır. Etik açıdan, savaş ve silahlı mücadeleye dair haklılık sorusu, en eski felsefi tartışmalardan biridir.
Platon, adaletin en yüksek erdem olduğuna inanırken, onun öğrencisi Aristoteles, adaletin, toplumsal düzenin korunması için gerekli olduğunu savunmuştur. Bugün de benzer bir etik ikilemle karşı karşıyayız: Suriye’deki silahlı gruplar arasında kim haklıdır? Suriye Milli Ordusu’nun haklılığını savunmak, birinin yaşam hakkını, güvenliğini ve özgürlüğünü savunma noktasında mı yer alır? Yoksa bu, sadece başka bir gücün işgalinden ibaret midir? Her halükârda, bu soruya dair herkesin farklı bir cevabı vardır.
Felsefeci Michael Walzer’ın Just and Unjust Wars (Adil ve Adaletsiz Savaşlar) adlı eserinde savaşın etik sınırları, devletlerin ve milislerin haklılık argümanlarıyla tartışılmıştır. Walzer, savaşın ancak bir halkın varlık hakkı tehdit edildiğinde meşru olabileceğini savunur. Bu perspektiften bakıldığında, Suriye Milli Ordusu’nun varlığı, bir tür direniş hareketi olarak meşruiyet kazanabilir mi? Yoksa sadece yerinden edilmiş halkların acılarını derinleştiren bir güç mü temsil eder?
Epistemoloji: Gerçeklik, Hakikat ve Bilgi
Epistemoloji, bilginin doğasını, kaynağını ve doğruluğunu inceler. Suriye Milli Ordusu’nun kime ait olduğu sorusu, doğru bilgiye nasıl ulaşacağımızı sorgular. Savaş bölgesindeki çok katmanlı bilgi akışını düşündüğümüzde, her taraf kendi hakikatini savunuyor. Medya, sosyal medya, devletler ve halklar farklı anlatılar sunuyor. Her bir anlatı, o halkın epistemolojik bakış açısını yansıtır. Peki, hangi anlatı gerçekliği doğru bir şekilde yansıtır?
Michel Foucault, bilgi ve iktidarın iç içe geçtiğini söyler. Bir toplumun bilgiye erişimi, o toplumun gücünü ve tarihsel bağlamını belirler. Suriye’de, farklı grupların birbirleriyle çatışmaları sırasında hangi bilgilerin halkla paylaşıldığını, hangi bilgilerin sansürlendiğini düşündüğümüzde, gerçeğin ne kadar göreli olduğunu gözlemleyebiliriz. Suriye Milli Ordusu’nun kimliğine dair bilgiye ulaşmak, hem askeri hem de ideolojik bir çaba gerektirir. Bu noktada, epistemolojik bir soru şu şekilde özetlenebilir: Suriye halkının ne kadarına doğru bilgi veriliyor ve bu bilgi kimlerin çıkarlarına hizmet ediyor?
Foucault’nun güç-knowledge (güç-bilgi) anlayışını bu bağlamda ele alırsak, her bir grubun elindeki bilgiye göre gerçeği nasıl şekillendirdiğini ve insanların bu gerçekliklere nasıl tepki verdiğini anlayabiliriz. Her gruptaki bireyler, çoğu zaman kendi çıkarlarını doğrulayan bir hakikatle karşı karşıyadır.
Ontoloji: Gerçeklik, Kimlik ve Sahiplik
Ontoloji, varlıkların doğasını ve varoluşlarını sorgular. Peki, bir ordu gerçekten var mıdır, yok mudur? Suriye Milli Ordusu’nun varlık hakkı nedir ve kimler bu varlığa sahip çıkar? Ontolojik açıdan, bir grubun varlık hakkı, kimliklerle şekillenen bir sorundur. Bir ordu, bir halkın kimliğinin bir yansıması mıdır? Yoksa bu ordu, sadece bir politik güç mü temsil etmektedir?
Heidegger, varlık sorusunu “bizim varlığımızı şekillendiren ne?” diye sorarak ele almıştır. Varlığın anlamı, toplumsal ilişkiler ve kültürel yapılar aracılığıyla inşa edilir. Suriye Milli Ordusu’nun kimliğini anlamak, bu ordunun neyi temsil ettiğini sorgulamayı gerektirir. Kimlik, toplumların tarihsel bağlamıyla şekillenir. Ancak burada önemli bir soru ortaya çıkar: Bu ordu, yalnızca politik bir yapıyı mı temsil eder, yoksa bir halkın direniş kimliğini mi?
Savaşın ve çatışmanın yarattığı kimlikler, genellikle tarihin derinliklerinden beslenir. Her bir grup, kendi geçmişi, kültürü ve yarattığı anlamlarla varlıklarını devam ettirir. Ontolojik açıdan bakıldığında, Suriye Milli Ordusu’nun kimliği, onun bu toplumla olan bağını derinden etkiler. Bu bağ, sadece güç mücadelesi değil, aynı zamanda kimlik ve sahiplik mücadelesidir.
Sonuç: Gerçeklik ve İnsani Sorgulamalar
Suriye Milli Ordusu’nun kime ait olduğu sorusu, aslında sadece bir askeri yapıyı sorgulamakla kalmaz; aynı zamanda ontolojik, epistemolojik ve etik bir çözümleme gerektirir. Bir ordu kimindir? Savaşın haklılığı ve meşruiyeti nasıl belirlenir? Gerçek bilgiye nasıl ulaşılır ve bu bilgiye sahip olma hakkı kimdedir? Bu sorular, felsefi bir derinlik kazandığında, insanlık tarihinin karanlık yönlerine ışık tutar.
Felsefi bir bakış açısıyla, her zaman hatırlamamız gereken bir şey vardır: Hakikat, herkesin sahip olduğu bir şey değildir; o, her zaman bir arayıştır. Ve belki de bu soruya yanıt, savaşın değil, insanın kendini anlamaya çalıştığı bir yolculuğun bir parçasıdır.